Kader Masalı

Featured

      “İyiye tuzak kurulup da kötünün ele geçirildiği bir eski zamanda…”

      “Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde!” dedikleri bir günde, memleketin birinde, insanın kıt olduğu bir yerde; develer tellâl iken, pireler berber iken, ben evimizin ortacığına oturmuş, bir anamın, bir de babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, anam kaptı maşayı, babam kaptı dolmayı. Baktım maşa yakacak, dolma tüfeği saçmalayacak, korktum kaçtım. Kaçtım kaçmasına ya, bir de baktım ki ancak bir arpa boyu yol gitmişim. İşte o zaman önüme üç dükkân çıktı. Birinin çatısı, birinin kapısı, birinin de duvarı yok. Hiç durmadım, çatısı olmayan dükkâna girdim. Duvarda asılı üç tüfek gördüm. Birinin mermisi yok, biri kırık, biri sağlam. Hemen mermisi olmayanını aldım, dışarı çıktım. Az gittim uz gittim. Yol üstünde üç tavşan gördüm: Birinin canı yok, birinin bacağı kırık, birinin canı var. Son ikisine kıyamadım, gittim ölü tavşanı vurdum. Onu aldım, heybeme koydum. Hiç durmadım, az gittim, uz gittim. Yol üstünde üç dere gördüm. Birinin suyu yok, birisi kupkuru, biri de yamyaş. Suyu olmayanında tavşanı yüzdüm, ayıkladım, temizledim, bir güzelce de yıkadım. Orada durmadım, gittim. Yol üstünde önüme üç tencere geldi. Birinin dibi yok, birinin dibi delik, biri de eh, şöyle böyle sağlam. Dibi olmayan tencerede tavşanımı pişirdim. Tabak sıyırmacasına yedim, yedim. Karnım doydu doymasına ama, gözüm aç. Yaladım yuladım. Dipsiz tencereye yeniden büyük bir iştahla saldırdım. Saldırdım ya, dudaklarımda hâlâ bir lokmacığın izi yok. Orada da durmadım. Az gittim, uz gittim. Dere tepe düz gittim. Yol üstünde üç adam gördüm: Biri görür ama, topal. Biri görmez ama, sağlam. Birinde ise ne göz kalmış, ne ayak.
      İşte öyle bir zamanda; iyiye tuzak kurulup da kötünün ele geçirildiği bir eski zamanda; bir köyde kendi yağıyla kavrulan bir aile yaşıyormuş. Bir adamla karısı ve iki de kız çocukları. Ne olmuş, nasıl olmuşsa bu adamın karısı ölmüş. İki yavrusuyla yalnız kalan adam, önü sonu(1) hesaplamış, sonra yeniden bir daha evlenmiş. İlk günlerin iyiliği çabucak geçip tükenmiş. Üvey ana, bu kızları artık istemez olmuş. Kocasına sırtarmış, bu kızların evden atılmasını istemiş.
      Çaresiz kalan adam, düşünmüş taşınmış. Aklına gelen fikirleri ölçüp biçmiş. En güzel yolu bulduğuna inanarak, daha henüz akşam alacası dağların doruklarına bile düşmeden yatmışlar.
      Sabah olmuş.
      Adam, sabah erkenden çocuklarını da yanına alarak sözüm ona dağa çalışmaya gitmiş. Bu dağ senin, bu bağ benim diye diye, var güçleriyle çalışmışlar.
      İyice yorulan çocuklar, babalarına;
      – Karnımız aç! Biz acıktık, demişler.
      Bu sözler üzerine babaları, bindiği ağacın dalından yere inmiş. Hemen çocuklarının yanına gelmiş. Onların karnını iyice doyurmuş. Çocuklar, yemeklerini yedikten sonra, hararetlenmişler.
      – Biz susadık baba! demişler.
      Babaları da, aşağıda şırıl şırıl kendi halinde akıp giden küçük dereyi göstermiş.
      – İki kardeş, birlik olun! Bir koşuda oradan su içip gelin, demiş.
      Çocuklar, aşağıda kendi halinde şırıl şırıl akan küçük dereye su içmeye gidince, babaları da; “Zaman, bu zamandır!” diyerek, elindeki su kabağını armudun dalına astıktan sonra, durmamış, oradan kaçmış.
      Rüzgâr estikçe, su kabağı dallara takılıyor; takır tukur takırdıyormuş. Geri dönerken, yollarını şaşıran çocuklar da; “Ha babamız burda! Ha babamız şurda!” diyerek, koca dağda ayak basmadık yer bırakmamışlar. Köşe bucak her tarafta, babalarını aramışlar. Ne ettiler, ne yaptılarsa, hangi kayanın ardına baktılarsa da, bir türlü babalarını bulamamışlar.
      Akşam gelip çatmış, karanlık da alçalmaya başlamış. Birbirlerine iyice sokulup sarılan iki küçük kız kardeş, var güçleriyle de, korkunun yaman atlarıyla başa çıkmak için, ulu orta bağırmışlar;
      – Tın tın kabacık, bizi aldatan babacık!
      Karşı kayalardan da kendi seslerine karşılık verilmiş:
      – Tın tın kabacık, bizi aldatan babacık!
      Sesler, sesleri kovalamış. İki küçük kız kardeş, yalnız olmadıklarını sanarak, durumlarının kendileriyle aynı olduğuna inandıkları diğer seslerin sahiplerini de bulabilmek umuduyla dolaşıyorlarmış.
      Az gidip, uz gitmişler. Altı ay, bir güz gitmişler… Böyle böyle dolaşırlarken, bir tepeye varmışlar. Bu tepeye çıkıp etrafa bakınca, aşağıda bir köy görmüşler. O köyün içinde bir yerde duman tütüyor, bir tarafta da köpek havlıyormuş.
      Biri, ötekine bakarak, sığınılacak yer bulma umudu ile sormuş;
      – Nereye gidelim, kardeşim? demiş.
      Küçüğü;
      – Köpek havlayan yere gidersek, köpek bizi ısırır. İyisi mi biz, duman tüten yere gidelim. Daha iyi, demiş.
      Kendi aralarında böyle konuşa konuşa, tepeden aşağıya inmişler. Duman tüten yere gelip kapısını çalmışlar. Kapıyı, teni gülden beyaz, yüzü aydan daha parlak gencecik bir kız açmış. Onları içeriye alıp konuk etmiş. Çok sevip kaynaştığı bu iki kız kardeşe, sihir yapmasını da öğretmiş. Çeşitli oyunlar oynamışlar, yorulmuşlar. Uykunun kurşun gibi ağır askerleri, göz kapaklarına gelip kurulmuş. Bir ara, konuk kaldıkları evin sahibi, teni gülden daha beyaz, yüzü aydan daha parlak olan gencecik kız, dile gelip söylemiş:
      – Benim annem bir devdir. Sizi burada görürse, sağ bırakmaz, ikinizi de yer, demiş.
      İki kız kardeş, sıkıntının telgraf tellerine takılıp çok korkmuşlar, sakır sakır sakramışlar. Teni gülden daha beyaz, yüzü aydan daha parlak olan genç dev kızı, onları bir yere saklamış. Biraz sonra dev gelmiş. Araştıran gözlerle etrafı taramış. Odaya girince;
      – Burada et kokuyor, demiş.
      Teni gülden daha beyaz, yüzü aydan daha parlak olan kızı;
      – Sana yemin ederim anne, evde gizli saklı hiçbir şey yok, demiş.
      Bunun üzerine dev;
      – Ben dişlerimi törpüleyip de geleyim. Sen, konuklarımızı pişire koy. Yoksa seni yerim, demiş.
      Teni gülden daha beyaz, yüzü aydan daha da parlak olan gencecik dev kızı, bakmış olacak gibi değil, işin kurtuluş yolu da yok; iki kardeşi, bulundukları yerden çıkarıp pişirmeye karar vermiş. İki kardeşi, sakladığı yerden çıkarmış. Onları bir köşeye oturtmuş. Çocuklara;
      – Gelin bitinize bakıvereyim, demiş.
      İki küçük kız kardeş, saklandıkları yerde, dev ana ile dev kızının konuşmalarını duydukları için;
      – Eğil! Biz senin bitine bakıverelim, demişler.
      Devin kızı, bit baktırmak için başını eğmiş. Teni gülden daha beyaz, yüzü aydan daha parlak olan gencecik dev kızı, başını öne eğince, iki küçük kız kardeş de zaman bu zamandır diyerek, dev kızının başını kesmişler. Kardeşlerden küçüğü, bu durum anlaşılmasın diyerekten, saklıca evden kaçmış. Dev kızının yerine geçen büyüğü, dev ana gelince, kızının etini pişirip yemesi için önüne çıkaracakmış. Dev ana gelmiş. İki kız kardeşten büyüğü, pişirdiği eti çabucak devin önüne getirmiş. Fakat bu devin âdeti kızıyla beraber sofraya oturmak, bulunanı birlikte yemekmiş.
      Kızına;
      – Haydi gel, sen de birkaç lokma ye! demiş.
      Kız;
      – Ben pişirirken duramadım da, ucundan kulağından yedim, demiş.
      Dev anası, bu olayda bir bit yeniği olduğunu anlamış. Kızın üstüne yürümüş. Sihir yapmayı, devin kızından öğrenen iki küçük kız kardeşten büyüğü, ortaya bir tarak atmış, koskoca orman olmuş. Bir de sabun atmış, her taraf yere çakılı keskin taşlarla dolmuş. Dev ananın önüne orman çıkmış, dikilmiş. Ayaklarını da yere çakılı keskin taşlar, dilim dilim kesmiş. Sonunda büyü yapan iki küçük kız kardeşten büyüğü, devin elinden kurtulmuş. Kurtulmuş ama, yine de korkusundan olmalı ki, şimdiye kadar hiçbir kimsenin tehlikeyi göze alıp da çıkamadığı, ulu bir kavağın başına tırmanmış. Bu ağacın yanında, ulu dallarının altında gürül gürül kaynayan, içinde de periler oynayan bir pınar varmış.
      Bir gün bu pınara, o yörenin ünlü zenginlerinden Beyoğlu’nun bedeli, beyinin atını sulamaya gelmiş. Nedense, ne edip yaptıysa, Beyoğlu’nun atı, bu pınardan bir türlü su içmemiş. Bu olayı garipseyen, fakat bir türlü düşünüp çözemeyen Beyoğlu’nun bedeli, atı alıp beyinin yanına gelmiş.
      Beyoğlu’na;
      – Atın huysuzlandı. Pınarın suyuna düşen güzelliğimi görünce de, eğilip de bir yudum bile su içmedi, demiş.
      – Hey gidi yüzü küllü, aklı hepten kilitli bedelim! Hiç aynaya bakmadın mı? Senin neren güzel? diyen Beyoğlu, bedeline çıkışmış.
      Çıkışmış ya, kendi kendine de; “Bu işte bir iş var, ama ne? Varıp da yerinden öğrenmeli!” diye düşünmüş. Hiç durmayıp, ikisi birlikte yola çıkmışlar.
      Dere tepe düz gitmişler. Altı ay, bir güz gitmişler.
      Sonra Beyoğlu ile bedeli, ulu ağacın altındaki gürül gürül kaynayan, içinde güzel periler oynayan pınarın yanına gelmişler. Ata, yine su içirmek istemişler ama, Beyoğlu’nun atı bu defa da su içmemiş.
      Beyoğlu, eğilip pınar suyuna bakmış. Aynalaşan suyun yüzünde, gelip giden bir hayâlin dolaştığını anlamış. Başını kaldırıp da dört bir yana dal budak salmış ulu ağaca bakınca, kocamış dallarının arasında ay gibi parlayan güzel bir kızın oturduğunu görmüş. Ona türlü türlü diller dökmüş, gönlünü açmış. Üstelik, perilerden daha da güzel olan bu kıza, evlenmeleri teklifinde de bulunmuş. Dahası, suya vuran gölgesiyle Beyoğlu’nun atını bile ürküten genç kız, kendisine yapılan evlenme teklifine de kulak asmamış. Ağaçtan da yere inmeye yanaşmamış.
      Beyoğlu’nun gönlünde sevdanın türlü kuşları cıvıl cıvıl ötüşmeye, yeni ufuklara doğru kanat çırpmaya başlamış. Gönlünün sesini bastıramayan Beyoğlu, ülkesinin her tarafına tellâllar çıkarmış, usta dülgerler aratmış. Aradıklarını bulunca, hiç beklememiş, yanına kırk kölesini de alarak, işinin ustası olan dülgerlere ulu ağacı kestirmek istemiş. Günlerce uğraşmışlar, didinmişler. Ulu ağacı bir türlü kesememişler. Tam ağacın kesim işi bitecekken, kocamış dallarının arasında oturan ay gibi parlayan güzel kız, yukarıdan dilini çıkarınca, her tarafından ustaca biçilen ulu ağaç, yeniden eski durumunu alıyormuş. Ne kadar parçalansa da, yeniden büsbütün oluyormuş. Bu durum, günlerce sürmüş. Ne edip yaptılarsa da hiçbir usta dülger, ulu ağacı kesememiş.
      – “Öyleyken böyle!” diye düşünmüş Beyoğlu. Derdinin ilâcını aramak için, yeniden yollara düşmüş. Sonunda da bir kocakarıya rastlamış. Ona gidip derdini açmış, çaresini sormuş.
      Kocakarı da;
      – İstediklerimi bulup getirirseniz, o peri kızını bulunduğu yerden kolayca indirebilirim, demiş.
      Böyle işlerin amanı, zamanı yok.
      Aman zaman demeden Beyoğlu, kocakarıya kendisinden istediklerinin ne olduğunu bir kere daha sormuş. O da istediklerinin adını koymuş.
      – Hamur teknesi, un, tuz, sacayağı, sac… Bir de çevirgeçle ısıran unutulmamalı, yastıgeç(2) de mutlak bulunmalı, demiş.
      Beyoğlu, kocakarıya ne istediyse vermiş; yoksa, aratıp buldurmuş, hepsini de bir güzelce tamam etmiş.
      Kocakarı, bütün bunların hepsini sırtına sarınmış, tek başına yola çıkmış. Ulu kavak ağacının yanına gelince, ulu ağacın kocamış dalları arasında oturan, parlak aydan daha güzel olan kızı görmüyormuş gibi davranmış, sanki orada soluklanıp dinlenecekmiş gibi yapmış.
      Kendi kendine konuşmaya başlamış.
      – Ani(3), ne kadar güzel gölgelik bir yer. Karnım da acıktı. Ani, şurada da pınar var. Ulu ağacın gölgesinde, bir güzel ekmek pişirip de yiyeyim bari, demiş.
      Durmamış, çalı çırpı toplamaya başlamış, çorak bir köşede ateş yakmış. Bir yandan da sırtında getirdiği araçları teker teker çıkarmaya başlamış. Pınardan su getirmiş, teknede hamur tutmuş(4), ısıranla kopardığı hamur parçalarını, üstüne un serpelediği yastıgece alıp bazlama yapmak için yepelemeye başlamış. Ateş tam kıvamına gelince, mahsustan(5) harlı ateşin(6) üstüne sacayağını ters kapatmış.
      Zamana tutulan ayna, neleri göstermez ki? Hüner, böyle bir aynanın sırrını kavrayabilmekte.
      Olan biteni, baştan sona, sessizce bulunduğu yerden gözleyen, aydan daha parlak olan genç kız, kendini tutamayıp söylemiş:
      – A nene, sacayağını ters koydun, tersine çevir!
      Kocakarı, kurnazlık oyunu oynamış.
      – Böyle mi kızım, şöyle mi kızım? İhtiyarlık işte, gözlerim de görmüyor. Ters mers, çare yok; bazlamayı pişirip yiyeceğim. Bekâra karı boşamak kolay! Orada oturup da bana sadece akıl vereceğine, azcık aşağıya iniver de, benim gibi bir ihtiyara yardım et. Haydi güzelim, bulunduğun yerden iniver de, sacayağı nasıl konurmuş göster! Nerdeyse hamurum da taşacak, bütün emeklerim yabana(7) gidecek. Haydi aşağıya iniver de, şu ekmekleri beraberce pişirip yiyelim.
      Ulu kavak ağacının kocamış dalları arasında oturan, parlak aydan daha güzel olan kız da; ağaçla konuşmaya başlamış.
      – “Yasıl(8) kavak, yasıl!” deyince, ulu kavak ağacı yasılmış, parlak aydan daha güzel olan genç kız da, aşağıya inmiş. Ateşe ters konan sacayağını düze çevirmiş, üstüne de sacı koymuş. Kocakarının kendisine uzattığı bazlamaları, sacın üstüne bırakarak, bir yüzü piştikçe, çevirgeçle öbür yüzünü çevirip pişirmiş. Birlikte yaptıkları sıcak bazlamayla karınlarını bir güzelce doyurmuşlar.
      Nice sonra genç kız; “Yasıl kavak, yasıl!” deyip de, tam ağaca tırmanacağı sırada, gizlenmiş olduğu yerden aniden ortaya çıkan Beyoğlu, bu kızı kıskıvrak yakalamış, atının terkisine almış ve doğruca evine götürmüş. Beyoğlu’nun akıllı biri olduğunu anlayan genç kız, onun aşkına karşılık vermiş vermesine ya, ille de küçük kız kardeşinin bulunmasını da evlenebilmelerinin biricik şartı olarak öne sürmüş. Aranmış taranmış, yöre baştan uca arşınlanmış, sonunda küçük kardeş bulunmuş.
      Daha sonra, şimdiye kadar görülmedik bir düğündür başlamış. Hemen bütün herkesin katıldığı bu görkemli düğün, tamam kırk gün, kırk gece sürmüş. Beyoğlu’yla karısı, kendi evlerine, bulunan küçük kız kardeşi de alarak, aynı konakta birlikte yaşamaya başlamışlar.
      Her gün akşam, el ayak çekilince ortaya çıkan küçük kız kardeş, Beyoğlu ile ablasının odasına gelip;
      – “Bu ablamın ayağı, bu da eniştemin ayağı!” diyormuş.
      Bir gün bu kızın ablasıyla eniştesi, biraz gezip dolaşıp açılmak için deniz kenarına gezmeye gitmişler. Beyoğlu’nun hizmetçilerinden, onda da gözü olan biri, hasedinden olacak, küçük kızın ablasını denize atmış. Kendisi de bir güzelce elbise değiştirip onun yerine geçmiş.
      Yine o akşam, el ayak çekildiği saatlerde ortaya çıkan küçük kız, dile gelmiş:
      – “Bu eniştemin ayağı, bu ablamın ayağı değil!” demiş.
      Beyoğlu, bu sözün altında yatan gerçeği öğrenmek için, durumu bir hocaya danışmış. Hoca da ona, karısının denize atıldığını söylemiş. Onu bulunduğu yerden kurtarmak için de, deniz kenarına kırk ayar buğday dökülmesi gerektiğini bildirmiş. Beyoğlu bu, durur mu hiç? Hemen denileni yapmış, deniz kenarına kırk ayar değil, yüz kırk ayar buğday döktürmüş. Denizin bütün balıkları, buğday kokusunu alıp kıyıya yanaşmışlar. Bu buğday tanelerini, birer birer gelen balık da yemiş, duyan balık da gelmiş yemiş. En sonunda büyük bir balık da kıyıya gelip, buğday tanelerinden yemiş. Beyoğlu, garip bulduğu bu balığı yakalamış, adamlarına karnını bir güzelce yardırtmış. Balığın içinden, Beyoğlu’nun hanımı, kucağında çocuğuyla dışarı çıkmış.
      Foyası meydana çıkan hizmetçiye, Beyoğlu sormuş:
      – Kırk katır mı istersin, yoksa kırk satır mı?
      Hizmetçi;
      – Ani, kırk satırı alıp da ne edeyim? Kırk katırı alırım da, bari onlarla odun çekerim, demiş. Beyoğlu da ona, bütün istediklerini verdirmiş. Ancak katırlar yola çıkmadan önce, içlerinden en yaşlı olan katırın kulağına usulca seslenmiş;
      – Bunun bir parçasını bana getirmenizi isterim!
      Katırlar yola çıkınca, şimşek gibi bir hızla dağ demeyip taş demeyip, tozu dumana katarak koşmuşlar, foyası meydana çıkan hizmetçiyi de parça parça etmişler. Sonra da bir parçasını yanlarına alarak, Beyoğlu’na getirmişler.
      Günler günleri kovalamış.
      Günler günleri kovalamış. Ay, yıl derken; günün birinde sırtında gece kuşu derisi bulunan küçük kız kardeş, pınarda yıkanıyormuş. Bu sırada parmağındaki sihirli yüksüğü de çıkarıp, dışarda bir kenara koymuş. Tam bu sırada bir avcı da oradan geçiyormuş. Kenarda bulduğu yüksüğü almış, az öteye gitmiş. Kız, pınarda yıkanıp çıktıktan sonra, öteye bakmış, beriye bakmış yüksük yok.
      Çaresiz;
      – Benim yüksüğü kim aldıysa getirsin, onunla evlenirim, demiş.
      Ötede bekleyen avcı;
      – Ben aldım, demiş.
      Bu kızla da avcı, düğün dernek kurdurup, davul zurna çaldırıp hemen evlenmişler. Düğün bitiminde avcının anasının evine gelmişler.
      Avcının anası, kuş telekli gelin kızı görünce; oğluna, mısır gibi patır patır patlayıp, çıkışmış;
      – Emdirdiğim sütlerim haram olsun! Gidip bulup da bu çirkin kızımı aldın?
      O zaman karısının sırtında, gece kuşu derisinden yapılma elbisesi varmış. Yine günlerden bir gün avcı, bu kıza;
      – Bugün derini çıkar da, anneme öyle gidelim, demiş.
      Kız, derisinden soyunmuş. Avcının anasının kapısının önüne geldikleri sırada, evin horozu şakımış:
      – Üüürüüü üüü! Kocakarı, kocakarı! Kapıya çıkıp da, bak. Senin beğenmediğin gelinin gelip geli.
      Kadın, kapıya çıkıp bakmış; bir daha bakmış, gözlerine inanamamış. Çok güzel bir kız, dünyalar güzeli bir gelin karşısında durmuş. Gelinini bu sefer(9) çok iyi ağırlamış. Gelin kaynana baş başa verip konuşurlarken, avcı hemen kendi evine dönmüş. Kızın, kuş teleğinden olma derisini, ocağa atıp yakıvermiş. Kokuyu alan kız, derhal evine dönmüş. Elbisesini kurtarmak amacıyla, ocağın içine atlayıp, derisiyle birlikte yanmış.
      Avcı, ah edip vah deyip, çok ağlamış. Yaptığına pişman olmuş ama ne fayda? İyiyi olurundan yakalamak için tuzak kurmuş ama, bahtına kötü düşmüş, ne çare? Bir daha o civarda, iki kız kardeşin küçüğü olan kuş telekli kızı, hiç kimse de görmemiş.
      Ben de, bu sözlerimde yalan varsa; anlatanın yalancısıyım. Anlatıcı da böyle demiş, masalcı da böyle söylemiş, derleyici de böyle derlemiş. Sonunda da mavi gökten yere, üç altın elma düşmüş. Biri anlatana, biri masalcıya, birisi de derleyiciye.
      Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.

      Oyhan Hasan Bıldırki

      1 Geçmişi ve geleceği.
      2 Hamur tahtası.
      3 İşte, şaşılacak derecede olan şey.
      4 Hamur yoğurmak.
      5 Yalancıktan.
      6 Alevli
      7 Boşa gitmek, telef olmak, yazık olmak.
      8 Eğil.
      9 Defa, kere, kez.

Reklamlar

Bir Gecenin Sonunda

Kulağı kapıda bekleyen karısı, Veli’nin oturduğu divanın ucuna ilişiverdi. Gözlerinde merak izleri, düğüm düğüm.
– “Kamyoncuyla konuştun mu,” dedi, “gelecek mi?”
– “Evet, konuştum gelecek.”
– “Komşular yardıma gelecekler. Hoş, ben kırılacak eşyaları yerleştirdim. Ufak tefeği de sarıp sarmaladım. Bir kere de sen bakarsın.”
Orta yaşın çok altında olan polis Veli, merdiven basamaklarını ikişer ikişer aştı, sahanlıkta kapı ziline dokundu. Zil sesiyle birlikte kapıya koşan ayak seslerini duydu. Karısı, her zamanki gibi:
– “Kim o?” diye sormaktan kendini alamadı.
Veli:
– “Aç kapıyı, benim!” dedi.
Kapı gıcırtısına, kızının konuşması karıştı.
– “Anneciğim, babam gelmiş değil mi?”
– “Evet, yavrum!”
Veli, onca merdiveni aşmanın verdiği yorgunluk içindeydi. Soluk soluğa kalmıştı. Açılan kapıdan içeri girdi. Geride, kollarını açmış bekleyen kızına gitti, kucakladı.
Kızı, sanki öğretilmiş gibi soruyordu:
– “Baba, gidecek miyiz baba? Ağabeyim de gelecek mi? Ama o, daha okuldan dönmedi.”
Oturma odasındaki divana kızıyla birlikte çöküveren Veli:
– “Bekleriz, yavrum!” dedi.
Annesi, kızına çıkıştı.
– “Ömür’cüğüm,” dedi, “babayı rahat bırakır mısın?”
Ömür, denileni yaptı. Gitti, karşı koltuğa oturdu. Ellerini birbirine kenetleyip, parmaklarının arasından annesinin hareketlerini kollamaya başladı.
Kulağı kapıda bekleyen karısı, Veli’nin oturduğu divanın ucuna ilişiverdi. Gözlerinde merak izleri, düğüm düğüm.
– “Kamyoncuyla konuştun mu,” dedi, “gelecek mi?”
– “Evet, konuştum gelecek.”
– “Komşular yardıma gelecekler. Hoş, ben kırılacak eşyaları yerleştirdim. Ufak tefeği de sarıp sarmaladım. Bir kere de sen bakarsın.” Okumaya devam et

Saatiniz Kaç?

Saatiniz Kaç?

Sonbaharda Uçak

“Beyim,” dedi, “biliyorsun. Biz, kapı kasası yapmıyor, meyve sebze kasası çakıyoruz. Aradığını bizde bulamazsın. Yalnız, acele diyorsun. Sana yardımcı olayım. Az bekle. Taşlıtarla’ya inelim. Oradan bir arkadaştan alırız.”

“Seni işinden etmeyeyim. Ben gider, bulur, alırım. Sen, işine bak, e mi?”

Şehir plânına uymak için, cephesini sokağa vermek zorunda bırakıldığım çok köşeli evimden çıkmaya hazırlanıyordum. Salondaki aynada, kendime çekidüzen verdim. Ayak kaplarım elimde, balkonu geçtim. Huyumdur, sahanlıkta ayaklarımı giydirirken, daima, bitişikteki baba ocağımıza bir göz atarım. Avludaki erik, zeytin ve incir ağacını seyretmekten, onlardaki gelişmeyi adım adım incelemekten büyük zevk duyarım. Filizdi, çiçekti, yapraktı derken, ansızın olgun meyvelerle karşılaşırım. Ya, dallardaki kuşlar? Kanat çırpmalarına, cıvıl cıvıl ötüşlerine, birbirlerine cilve yapmalarına doyum olur mu?

Yine öyle yaptım, sahanlıkta durdum. Öğle sonu sıcaklığı, sokağımızı bir uçtan diğer uca, alev alev kavuruyordu. Zeytinler kırmalık hale gelmiş, dal uçlarında kalan erikler kıpkırmızı, incirler tek tük olgunlaşıyor, beride üzümlere güneş benek düşürmüş, kabarıyor. Aşağıdaki çeşme açıldı. Tazyikli su gürledi. Baktım, kardeşimde bir telâş, sağa sola koşuyor.

Seslendim.

“Hayrola, ne var? Bakıyorum, dolap beygiri gibi dönüyorsun?”

Okumaya devam et

Söke’de Kültür Hangi Noktada?

Söke'de Kültür Hangi Noktada?

BatıSöke Çimento İlköğretim Okulu

      Soruyu sordum ya, inanın hemen vazgeçmek istedim. Soru açık değil diye düşündüm. Bir kere kültür ne, bilen var mı dedim. Sonra boş verdim. Kültür karın mı doyuruyor ki, üzerine titreyeni bulunsun? Hele 2009 Türkiye’sinde hangi kültürden söz edeceksin? “Çok kültürlülük” diye yeni bir mesel çıktı şimdi. Onu allayıp pulladılar, kültürsüzlüğümüzün üzerine örttüler; görünmesin diye.
      Söke’den birdenbire ülkeye gittik.
      Yanlış mı yaptım, ne?
      Hemen Söke’ye dönmeli, meraklısı için aşağıdaki alıntıyı Söke’nin kültür tarihine “tarihî bir not” olarak miras bırakmalıydım.
      Öyle yaptım.
      Buyrun, okuyun.

      “Borsada toplantı: Sökelli olma bilinci gelişiyor

      HABER MERKEZİ (Yenisöke, 13 Haziran 1997 Cuma)
      Oturum Başkanlığını Halil Özşarlak’ın yaptığı ikinci AR-GE toplantısı dün saat 21.00′de Söke Ticaret Borsası Meclis Salonu’nda yapıldı. Toplantıda sekretarya görevine O. Hasan Bıldırki getirildi.
      Söke Ticaret Borsası Salonu’nda yapılan ikinci AR-GE toplantısına; Borsa adına Hakkı Davas, İbrahim Candal ve genel sekreter Yalçın Ateş, Söke Ziraat Odası Başkanı Muhammet Oğuz, Ticaret Odası Başkanı Halil Özşarlak, Vergi Dairesi Müdür Yardımcısı Avni Göktepe, gazeteniz Yeni Söke adına Yaşar Çağbayır, Abdülkadir Güler ve O. Hasan Bıldırki, şair Ali Yılmaz katıldılar Okumaya devam et

Oyhanata’dan Kafdağı’nın Ardına Yolculuk

     


      Özgün hikâyeleri, sevecen şiirleri ile tanıdığımız Oyhan Hasan Bıldırki bu kez karşımıza bir “Masal Dedesi” olarak çıktı. Kendisi vaktiyle “masal analarından dinlediklerini kültür dili ile ancak halk anlatımının akıcılığı içinde bizlere sundu. “Üç Elmadan Biri Sana” isimli masal kitabında yer alan 25 masalın her biri bir diğerinden güzel.
      Masal deyince çoğumuz burun kıvırır geçeriz. Sanki okuduğumuz her yazı, duyduğumuz her söz gerçeğin ta kendisi imiş gibi masalı küçümseriz. Bir romanın, hikâyenin konusu ve kişileri her ne kadar gerçekten alınmış ve gerçeğe yaklaştırılmış ise de o romancının hayal gücünde şekillenmiştir. Demem o ki gerçeğin ta kendisi değildir. Başarılı bir roman ya da hikâyede her okuyan az çok kendini veya yakınlarından birini bulabilir. Bu hâl onun gerçek olduğunu yansıtmaz. Ancak gerçek olaylardan yararlanmış ya da esinlenmiş demektir.
      Masaldaki olay ve kişilere baktığımızda onu kurgulayan, canlandıran “masal analarfnın ustası olan başka bir masal anası veya dedesidir. O kulaktan kulağa aktarıla aktarıla her anlatıcının ustalığı çerçevesinde katkıları ile gelişmiş; hoş olmayan, kulak tırmalayan ya da törelere aykırı düşen kısımlar törpülenerek, süzüle süzüle özel ve güzel olma niteliğini kazanmıştır. Eskilerin deyimi ile “maşer-i vicdan” dedikleri “toplumun iyiyi kötüden, güzel olanı çirkinden, doğruyu yanlıştan ayırt edebilme gücü” böylece masallara yansımıştır. Atalarımızın neyi beğendiklerini, neyi hoş görmediklerini masallara bakarak anlayabiliriz.
      Evet masal, masaldır; olaylar ve kişiler gerçek dışıdır. O gerçek dışılıklar, öyle düşünce yüklüdür ki onlarda herkeskendinden bir-iki değil belki beşlerle, onlarla sayılabilecek yanlar bulabilir. “Masallar, kötüyü yermenin, kulağı büküleceğe iyi örnek göstermenin en kestirme yollarının başında gelir. Hele bizim masallarımızda sabrın, başkaları uğruna ölümü göze alabilmenin en güzel . örneklerini bulursunuz. Zora düşmek tamam, ama daima zor durumda kalmak, bizim masallarımızda sonuç değil, kurtuluşa açılan birer köprüdür.” Okumaya devam et

Meleğime Hasretim

Tanvakti 003

Sensiz akşamlarda takılıp kaldım yine
“Canım!” deyişine hasretim
Cömert dolunaya bağladım umutlarımı
Resmine dalıp gittiğim meleğime hasretim

Sensizim ya, kalbim üşüyor
Ağzımın tadı yok bugünlerde bir tanem
Mum kokulu odamızı doldurmalıydın şimdi
Ruhumu ateşleyen sözlerine hasretim

Güneş arada bir kapanıyor, yıldızlar görünmüyor
Parlak dolunay da kaybolup gidiyor
Pul pul yıkanmış seher vaktinde
Ateşi yüreğime düşmüş meleğime hasretim

Mavilerinin en güzelini takıp sırtına düşüyor ortalığa
Nice ünlü ünsüz aşıkların tanığı gökyüzü
Gelinliklerini kuşanmış bulutların altında
Kalbimi kanatlandıran gözlerine hasretim

Okumaya devam et

Çağdaş Uygarlık

Çağdaş Uygarlık

Sonbaharda, Yolda

Birbirinizle “en uygar olmak”ta yarışınız.

       Uygarlık değil, “çağdaş uygarlık”.
      Her ne durumda olursak olalım, ulaşacağımız “baş hedef”imiz bu olmalı. Sonuca varmak için düşeceğimiz en kestirme yol, “çalışkan olmak”tan geçer. Çalışan, bir şeyler üreten insan, başarıyla kucaklaşan uygar insandır. Böyle ensanların sayısı çoğaldıkça, üzerinde yaşadığımız yeryüzü daha da güzelleşecektir. Aralarında bulunmaktan gurur duyduğumuz bütün insanlar daha mutlu olacaktır.
      “Uygarlık ne?” sorusuna karşılık ararken, sözlüklerdeki tanımlarına kapılıp kalmayalım. Nedense bazı tanımlar, açıklamak istediğimiz düşünceleri tam olarak karşılayamıyor. Bu arada tanımlara kapılıp kalmak da, çok kere insanı, doğru sonuçlara götüremiyor. Çünkü değişik coğrafyalarda yaşayanların uygarlık anlayışları da başkalıklar gösteriyor. Beride ayağa kalkmak bir saygı ifadesiyken, ötede ayaklanma anlamına geliyor.
      O halde nedir uygarlık?
      Uygarlık, temelinde anlama ve kavrama yeteneği bulunan bir yaşama biçimidir. “Ya çağdaş uygarlık?” denirse, “adam olmak”tır derim. Başka bir tanıma gerek var mı?
      Sonsuz güzelliklerin kucakladığı, gazilerimizin anılarının çınladığı, şehitlerimizin kutsal kanlarıyla sulanan, tarihin altın taçlarla süslediği “göz alıcı bir ülke” de yaşıyoruz. Üzerinde yaşadığımız bu toprağın hakkını vermeli, bizden sonra gelecek olanlara da “en seçkin bir çiçek” olarak bırakmalıyız. Sadece bu sonuca ulaşmak için de, uygar olmak zorunda bulunduğumuzu hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamalıyız. 
      Uygarlığı benimsemekle kalmamış, onu yaşama biçimi olarak seçmiş olan milletlerin; önceki ve sonraki hayatları, her topluluk için çekici birer örnektir. Örnek olmalar, hatta örnek almalar bile, milletleri heyecanlı bir yarışa iter. Bu yarışın sonunda birtakım milletler, yaşamak için değil, daha iyi yaşamak için yola düştüklerinin farkına varırlar. Daha iyi yaşamak ve gelecek kuşaklara da bu özelliklerini aktarabilmek için, var güçleriyle, gece demez, gündüz demez, bıkıp usanmadan çalışırlar. Ancak bilinçli olarak yapılan bir çalışma, “çağdaş uygarlık sofrası”nı önümüze getirir. Bu sofrada; çekilen çilelerin, dökülen alın terlerinin paylaşılmasından doğan büyük bir mutluluk karışımıza çıkar. Adına yaşamak da denilen, kırk odası kilitli sarayın bütün kapıları, ilkinden sonuncusuna kadar tek tek açılır. Bu açılışlar, uygarlığın sınır taşlarını belirler.
Okumaya devam et